Reha Kadak

Gülriz Sururi: Kadıköy, modern Türkiye’nin kalesi!

Gülriz Sururi: Kadıköy, modern Türkiye’nin kalesi!
Decrease Font Size Increase Font Size Text Size Print This Page

Kadıköy ve Beyoğlu, Cumhuriyet’in ilk yıllarında da kültür ve sanatının merkezi konumundaydı. Kadıköy ise öyle bir yerdi ki, paşalar ve paşazadeler bile sinemalar, tiyatrolar açıyor, bu ailenin çocukları da o dönemler opera sanatçısı ve tiyatrocu olabiliyordu. Yine bir paşazadelerden Sururi Ailesi… Kalamış’ın en büyük ailelerinden… Ülke sanatının ve özellikle Cumhuriyetimizin ilk zamanlarında opera ve tiyatroya oyuncular yetiştiren bir aile… O ailenin kızlarının da tiyatrocu olması kaçınılmaz oluyor. O, gözleriyle herkesi etkileyen kız, Türk tiyatrosuna adını altın harflerle yazdırıyor. Türk tiyatrosunun Desdemona’sı, Sokak Kızı İrma’sı, Zilha’sı, Zilli Zarife’si, Kaldırım Serçesi, Engin Cezzar’ın Gülriz’i Gülriz Sururi, Kadıköy Life Dergisi’nin özel konukları arasında yerini aldı.

Sevgili Gülriz Hocam, sizler Cumhuriyetimizin ilk zamanlarının önemli bir sanatçı ailesinden geliyorsunuz. Evvela bu özel aileden bahsederek röportajımıza başlamak istiyorum. Ailenizi ve o zaman içinde bulunduğunuz sanat ortamını bize anlatır mısınız?

Tiyatrocu bir ailenin çocuğu olarak doğdum. Ailem, Osmanlı’nın son zamanlarının ve Cumhuriyetimizin ilk yıllarının önemli bir sanatçı ailesiydi. Annem, dönemin primadonnası Suzan Lütfullah Sururi, babam da tenör Lütfullah Sururi. Ne yazık ki annemi iki yaşımda kaybettiğim için pek fazla hatırlamıyorum. Annemin, Sürreya Operası’nın içinde heykeli vardı. Hatta bildiğim kadarıyla yapılmış ilk sanatçı heykelidir. Kadıköy halkı tarafından, annem için yapılmış bir gecede toplanan paralarla yapılmış bir heykeldir. Süreyya Operası’nda Süreyya Paşa ile annemin heykelleri karşı karşıya durur. Böyle bir ailenin içinde dünyaya gözümü açtığım için, doğal olarak hep sanatla iç içe ve çok mutlu bir çocukluk geçirdim.

Gülriz Sururi

Böyle sanat ortamında büyümüş olmanız da sizi muhakkak etkilemiştir. Tiyatrocu olmaya nasıl karar verdiniz?

Tiyatroyu sonradan öğrenmedim, içinde doğdum. Bir çocuk nasıl ki yemek yemesini, konuşmasını etrafına baka baka öğrenirse, ben de tiyatro ortamı içinde tiyatroyu böyle öğrendim. Bir de annemin karnında tiyatronun içindeymişim, annem o zaman meşhur Ayşe Opereti’ni oynarken karnındaymışım. Sonra kulislerde büyüdüm. Tiyatro benim çocukluk alanımdı. Böyle bir ortamda büyümüş olmama rağmen, yine de tiyatrocu olacağım asla aklıma gelmezdi. Ben çocukken “Gelin olacağım” derdim. Ta ki Muhsin Ertuğrul’a kadar. O beni tiyatroya somut anlamda itmiş oldu.

Çok özel insanları çocuk yaşta tanımışsınız. Türk tiyatrosunun batılı anlamdaki kurucusu Muhsin Bey nasıl başlattı tiyatroya, nasıl bir tiyatro insanıydı?

Ben opera çevresinin içinde dolaşan bir çocukken, babam bir gün Muhsin Bey’le karşılaşıyor. Muhsin Bey babama; “Gülriz annesi kadar yetenekliyse, çocuk tiyatrosundan başlatalım onu” diyor. Babam da tam olarak kendisine bir şey diyemiyor; “Nasıl isterseniz Muhsin Bey” diyor. Eve bir geliyor babam, yüz düşük. Durumu anlatıyor, Muhsin Bey’e hayır diyemem maalesef diyor. İstemiyor tiyatrocu olmamı. Babaannem de zaten karşı çıkıyor; “Kızın hayatını mahvetmeyin sizler gibi” diyor. Köşkte kimse istemiyor. Çünkü madden kazancı olan bir meslek değil. Türk tiyatrosu zaten saygınlığını da kaybetmiş durumda ve Muhsin Bey’le birlikte yeniden ayağa kalkmaya, saygınlığını kazanmaya çalışıyor. Muhsin Bey’le zaten tiyatromuz sonraları nerelere geldi. Öyle bir kişilikti kendisi. Bu arada Osmanlı zamanında tiyatrocuların hepsi zengin ve paşazadelerin çocuklarıydı; Cemal Sairler, Raşit Rızalar, Muhsin Ertuğrullar, Vasfi Rıza Zobular… Bu isimler cidden zengin ailelerin çocukları. Velhasıl Muhsin Bey beni elimden tuttu ve Şehir Tiyatroları’nın çocuk birimine soktu. Başlayış o başlayış…

Hayatınıza Engin Hoca giriyor. Engin Cezzar ile nasıl tanıştınız?

Çok sıradan bir tanışma oldu. O, Yale Üniversitesi’ni bitirip ülkeye dönmüş ve Hamlet’te oynuyor. Ben de Dormen Tiyatrosu’nda Sokak Kızı İrma’yı  oynuyorum. O zamanlar televizyon yok tabi, sinemamız da çok popüler değil -yani Ertem Eğilmez filmleri daha yok-, sadece tiyatrolar var. Özel tiyatrolar da o zaman çok popüler Beyoğlu’nda. Billboardlar yok ama benim oyundaki fotoğrafım bir Karaköy’de iskelenin orada, bir de Taksim Meydanı’nda kocaman aslı. Bir gecede star oldum desem yalan olmaz. Bunu her yerde de anlatırım. Haldun Dormen, beni bir gecede “Sokak Kızı İrma” oyunuyla star yaptı. Engin de benim erkek versiyonum, o da Hamlet’te star durumunda. O kadar ki Fatih’te yaşayan kara çarşaflı kadınlar, Hamlet ve Engin’i izlemek için oyuna geliyorlar ilk defa. Hamlet o kadar popüler Dram Tiyatrosu’nda. İkimiz de popüleriz.  Ben de gittim Hamlet’i izledim ve çok beğendim. Çok sonra bir gün İstiklal Caddesi’nde yürüyorum, bir baktım Engin başında kasketi ve saçlarını Hamlet oyunu için sarıya boyamış, karşılaştık. Ben Küçük Sahne’ye doğru girdim, o da bir anda içeri girdi. Tıpkı liseli çocukların kızların peşinden gelmesi gibi Engin de benim arkamdan geldi. Fakat tanışmadık. O Haldun’la konuşmak için bekliyormuş gibi yaptı. Sonra bizler Taksim Gazinosu’nda yaşlı tiyatrocular için bir gece düzenliyoruz ve o gece her sahne sanatçısı bir maharetini gösterip, sahneye çıkıyor gecenin yararına. Ben de o gece için “Hamlet’i de çağıralım, iyi para satarız” dedim. Ama amacım sadece gece yararına olsun diye, aklımdan Engin’e dair hiçbir şey geçmedi. İşte o gecede biz Engin’le tanışmış olduk ve dans ettik.

Siz Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu’yla dünya çapında işlere imza attınız. Ve günümüzde de hala oynayan, Haldun Taner’in eşsiz oyunu Keşanlı Ali Destanı gibi bir oyunla müthiş temsiller yaptınız. Bu oyunun oluşum hikayesinden bahseder misiniz?

Biz Engin’le 61 yılında evlendik ve 62 yılında da tiyatromuzu kurduk. Othello oyununu oynuyoruz; Engin Othello, ben Desdemona ve Genco da çok harika bir rolü oynuyor Iago. Bir gün hep birlikte İstiklal Caddesi’nde gezerken Haldun Taner’i gördük. “Bize göre bir oyununuz var mı hocam” dedim, “Var” dedi. “O zaman teksti alalım sizden, okuyalım” dedim. Haldun Hoca da “Ben gelip size okurum” dedi. Yani öyle kaldık. En azından okusaydık, beğenmesek bile kibarca söylerdik. Haldun Hoca kalkıp bir de yanımıza gelip okuyacak, ayıp da olacak. Neyse, Haldun Hoca geldi, okudu. Bir yandan okuyor Haldun Hoca, bir yandan da karakterleri de canlandırıyor. Oyunu okudu Haldun Hoca; biz adeta büyülendik, çok beğendik. Engin, “Biz bu oyunu uçururuz” dedi; Genco da “Yaparsak ben yönetmek isterim” dedi. Ancak, oyun kalabalık bir kadro, 30-40 kişilik bir kadroya sahip.

Ama şu var, oynamak istiyoruz. Daha evvel bu kadar fazla kadrolu bir oyun fazla oynanmamış. Bana verilen rol de Zilha, başrollerden, harika bir rol. Ben dedim “Müzikler nasıl olacak”, Haldun Hoca “Hazır onlar da” dedi. Gittik Yalçın Tura’nın Tarlabaşı’ndaki küçük evine. Evin yarısını piyanosu kaplıyor. Çaldı müzikleri ve tamamen havaya girdik. Can alıcı bir müziktir. Sonra Engin’le oturup plan yaptık. Biz Küçük Sahne’de 10 kişilik oyunlar yapıyoruz, ama Keşanlı Ali Destanı oyununda oyuncular sadece 30-40 kişi, orkestrayla 50’nin üzerinde olacağız. Ertesi gün çocukluk arkadaşım bir banka müdürüne gittik, ilk defa kredi istedik. O da bu krediye karşılık ne vereceğimizi söyledi. “Arabamız var sadece” dedik, “Tamam o zaman” dedi. Biz krediyi aldık, oradan arabasız çıktık. İnanır mısınız, oyun bir çıktı, bir anda patladı ve kapalı gişe oynamaya başladık. Muammer Karaca Tiyatrosu’nun önünden Galatasaray Lisesi’ne uzanan bir bilet kuyruğu var. Biz üç hafta sonra krediyi ödedik, arabamızı da geri aldık. Ama oyun Türk tiyatrosuna damgasını vurdu. Avrupa’da da ses getirdi baya…

Gülriz Sururi demek aynı zamanda müzikaller de demek. Hatta bu müzikallerdeki şarkılardan oluşan “Müzik Hallerim” adlı bir albüm çalışmanız da oldu. Türkiye’de sizin de yer aldığınız çok özel müzikal çalışmaları oldu. Neden şimdi böyle prodüksiyonlar olmuyor?

Tiyatromuzun bir döneminde, bizim de içinde olduğumuz, Dormen Tiyatrosu, hatta Kenter Tiyatrosu da dahil müzikaller yaptık. Sonra birden sustu bu çalışmalar. Ama bu müzikallerin bitmesi genelde ihtilallere rastladı. Mesela biz dünya ile aynı zamanda “Hair” müzikalinin prömiyerini yaptık, ama derken ihtilal oldu. Bu durumlar belimizi bükmeye başladı. Sonra bir dönem Şehir Tiyatrosu da müzikal yapmayı denedi, ama bizler kadar ses getirmedi. Sonra yeninden darbeler vs oldu. 1980 darbesi sonrası da ilk kez 1982 yılı gibi devlet yeniden yardım etmeye başladı. Biz de o dönem Kaldırım Serçesi’ni oynuyoruz. Ama bu yardım eşit olarak dağıtılmadı. Biz de bu yardımdan fazla alamadık. Bu tarihten sonra belki bir Evita oldu, sonra da çok büyük bir müzikal sessizliği oldu. Bugünlerde böyle prodüksiyonu ancak ödenekli kurumlar yapabilir, onlar da eline yüzüne bulaştırıyor. Bürokrasi, nitelikli işlerin yapılmasına izin vermiyor.

Türk tiyatrosunun yeni çalışmalarını, ödenekli kurumları takip ediyor musunuz? Sizlerin zamanlarından bu zamana artı ve eksiler nelerdir?

Öncelikle bizim zamanımızda 2 milyon nüfuslu İstanbul’un 200 bin kadar seyircisi vardı. O kadar oran fazlasıydı, müthiş bir rakam. Şimdi İstanbul’un nüfusu 20 milyona yaklaştı, ama tiyatro seyircisi hala 200 bin. Kötü bir durum olsa da seyirci sayısında, nitelikli güzel tiyatro ekipleri ve salonları var artık. Özellikle de Kadıköy’de. Bu genç tiyatrolar, adeta sanat için direniyor. Zor şartlarda da olsalar, güzel işler yapıyorlar. Çok daha iyi işler yapacaklar. Günümüzde konservatuvarlar kapatılıyorken, bu özel tiyatrolar ayakta kalarak bizlere umut oluyor.

Sizin bir Kadıköy ve Moda geçmişiniz de var. Dergimiz de bir Kadıköy dergisi. Kadıköy zamanlarınızdan son olarak bahseder misiniz?

Ailem Kadıköy’e ait bir aile. Kalamış’ta tren yolundan denize kadar çok büyük bir bahçesi olan bir köşkün içinde doğdum. Eski bir Osmanlı paşazadelerinin olduğu bir aileydik, ama sanatçı bir aileydik Kadıköy’de. Zaten bir de şöyle bir şey; Kadıköy, o zaman kültürün merkezi Beyoğlu’yla birlikte. Yıllar sonra bugün yine Kadıköy’ün tiyatro ve kültürün başkentinin olması beni çok mutlu ediyor. Ara sıra da geliyorum. Eski hali elbette başkaydı ama dönemler değişiyor artık. Kadıköy, modern Türkiye’nin kalesi durumunda şu an. İyi ki orada doğmuş ve büyümüşüm.

Bunu paylaş:
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •   
  •   
  •  

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir