Reha Kadak

Uğur Yücel: Hayat zarafetini kaybetti, daha ne olsun!

Uğur Yücel: Hayat zarafetini kaybetti, daha ne olsun!
Decrease Font Size Increase Font Size Text Size Print This Page

Dünyada bazı oyunculardır ki, bukalemunun ortama göre renk aldığı gibi, senaryodaki karakterin rengine bürünürler. Javier Bardem, Sean Penn, Geoffrey Rush, bu bukalemun oyunculardan birkaçıdır. Türk sineması ve tiyatrosunda da böyle oyuncular vardır. Onlar ki sinemamıza ve tiyatromuza oynadıkları her rolde fark yaratarak katkı vermişlerdir. Uğur Yücel de bunlardan biridir. Ali Nazik’ten Cumalı’ya, Gazinocular Kralı Ekrem’den Aksak’a kadar birbirinin tekrarı olmayan rollerle karşımıza çıkmış, performansıyla zihinlerimizde yer etmiştir.

Uğur Yücel, Anadolu Yakası’nın eşsiz semti Kuzguncukludur. Kadıköy Life Dergisi olarak Mart & Nisan 2018 sayımızda Uğur Yücel ile gerçekleştirdiğimiz keyifli röportajda dünden bugüne Kuzguncuk’un geçmişine mercek tuttuk…

Siz Kuzguncuklusunuz. Birçok tanınmış isim şöhret olduktan sonra eski semtlerine ne kadar uğrar bilmiyorum. Sizin Kuzguncuk ile bağınız hâlâ sürüyor mu?

Evet sürüyor, fırsat buldukça gidiyorum. Ama koca aileden kimse kalmadı, hepsini kaybettik. Tekrar orada yaşasam mı diyorum bazen. Fakat bir his beni hiç bırakmıyor: Kaybettiklerim! Ne bileyim, bir sokaktan annem, diğerinden babam, dayım, anılar, çocukluğum, eski arkadaşlarım, her köşe bir anı… Fazla dolanınca kalakalıyor insan oralarda. Ama her gidişimde deniz kıyısına çöküp akıntıya bakarım. “Su akar, deli bakar” deriz. O akıntı, içini açar insanın. Bir kadeh rakı, pilaki, beyin salata… Zihne küşayiş verir.

Kuzguncuk, İstanbul’da kalan son mahalle kültürünü yaşayan semtlerimizden… Öyle ki yeni mahalle sakinleri bile bu kültüre hemen uyuyor. Başka birçok semt/mahalle bu kültürü kaybetmiş durumda. Sizin zamanınızın Kuzguncuk’u nasıldı, şimdi nasıl?

Çok farklıydı. Bir kere 7 millet birlikte yaşıyordu. Sokaklarda Türkçe, Rumca, Ermenice, Ladino dilleri duyuluyordu. Her dinin bayramı ayrı kutlanıyordu. Kapılar kilitlenmezdi desem eski İstanbul masalı gibi duyulur, ama öyleydi. Komşuluk çok güçlüydü, evden eve yemekler giderdi. Mesela en belirgin kayıp şu: Eskiden şehirde karakterler vardı. Yani hikâyesi olan insanlar. Kuzguncuk’taki karakterler unutulmazdır. Her sokakta bir terelelli vardı. Şimdilerde her şey tek tip olmaya başladı. Ben şimdikilerin çoğunu tanımıyorum.

Üç dinin yaşandığı nadide bir şehirdeyiz ve bu durumu hâlâ yaşayan az da olsa birkaç semt var. Bunlardan biri de Kuzguncuk. Bu çok dinlilik mahalleye nasıl yansımıştı?

İnsanlar kimliklerinden dolayı ayrı muamele görmezdi. Biz çocuklar hahamdan, papazdan, imamdan “korkardık” demeyeyim, saygı duyardık. Öyle öğretilmişti. Beş vakit namazında dedem ve anneannem kiliseye, sinagoga da giderdi. Taziyeydi, düğündü, bayramdı hep birlikte törene katılırdı insanlar. Paskalyada bütün evlerde çörek yenir, yumurta kırılırdı. Musevilerin paket paket hamursuzunu yerdik evde. Hindi satıcıları önlerine hindilerini katıp, mahalle mahalle gezerlerdi. Bizim evde de hindi yapılırdı. Tabi ki kurban da kesilirdi. Ben doğmadan 6-7 Eylül utancı yaşanmıştı. Ama bizim çocukluluğumuz huzur ve barış içinde geçti, ta ki 1974 Kıbrıs olaylarına kadar. Sonra her şey bambaşka oldu. Savaşlar yüzünden insanlarımızı kaybettik. Bende bu çoksesliliğin derin mirası kalmıştır. Herkesi eşit görmek, herkese saygı duymak, koşulsuz barışseverlik… İnsana değer vermek. Sadece ülkemin insanının değil, dünyanın derdine düşmek. Kainatın, geleceğin kaygısına düşmek.

Sizin söylemlerinizden biliyoruz ki, sizin bu çok kültürlü/dinli gençlik yaşamınızda önemli bir yemek kültürü hafızanız da var. Son dönemlerde Kuzguncuk’a yeni yeme-içme mekânları açıldı. Bu yeme-içme kültürünü devam ettiren işletmeler yok maalesef. Biz neleri unuttuk o yeme-içme kültüründen?

Bir kere taze ve kaliteli meze üreten meyhaneler yok oldu neredeyse. Esnaf lokantaları da öyle… Boğaz’da sıra sıra restoranlar var. Yahu hepsi mi aynı vasat lezzette olur. Sanki dev bir aşçı oturup, bütün meyhanelere tek elden dağıtıyor mezeleri. Ruhsuz mezeler… Son takıntım çorba… Mercimek diyorlar, mercimekli un çorbası, sebzeli un çorbası. Et suyu, kemik suyu, tavuk suyu vardı. Balık çorbası bile balığın suyundan değil, undan yapılıyor. Lapa gibi unu getiriyorlar önünüze. İnsan bunar onu içince. Adı balık lokantası mesela, mutfakta balık pişirmeyi bilmiyorlar. Kuzguncuk bu konuda şanslı… Hem meyhanesi hem lokantaları güzel… Ama mesela her memur ailesi lüferini, kalkanını, mevsiminde her türlü balığını yerdi eskiden. Kalkanı ayıklamazlardı balıkçılar, öyle ucuzdu. Lüfer, kalkan, izmarit, kırlangıç, kofana, torik sebildi. Midye çıkartırdık, meyvelerimiz boldu. Çocukluğumuz her ürünün üstün kalitesiyle geçmiş sonradan anladık. Bilmiyorum şimdi kaç evin bahçesinde meyvesi kalmıştır. Bizim bahçede dut, yeşil erik, kiraz, malta eriği, yedi veren gülleri, bodur çamlar, koca bir çam ağacı, defne ağacı vardı mesela. Şimdi çorak o bahçe. Yeme özellikle içme konusunda şaşılacak bir kabalık yerleşti. Eskiden rakı, sohbete eşlik ederdi. Kelle olmak için içilmezdi. Neşelenmek ya da sırları sessizce paylaşmak için içilirdi. Hayatımızı kaybettik dediğimde şaşıyor insanlar. Evet, öyleymiş meğer. Aşkların bile tadı kaçtı. Hayat zarafetini kaybetti daha ne olsun.

Türk sinemasının önemli filmlerinde ve televizyon dizilerinde oyuncu ve yönetmen olarak yer aldınız. Ali Nazik başka bir insandı, Cumali başka, Aksak bambaşka… “Karanlıkta Koşanlar”, “Alacakaranlık”, “Yazı Tura” ve de “İkinci Bahar”, hepimizin hayatına dokundu. Oyunculuk mesleği kanımca insanlık halleridir, yönetmenlik ise bu halleri bir araya getirip bir dünya yaratmak. Siz de bu insanlık hallerini çalışırken, yönetirken semtinizden ne kadar yararlandınız?

Oynadıklarımın ardında semtin insanları, sülaleden, aileden birileri vardır. Görgü, birikim ne kadar zenginse, o kadar işinize yansır. Ben de koleksiyonerler gibi insan biriktirdim belleğimde. Kuzguncuk’un özellikle sahnede çok lafını ettim. Orada dünyaya gözümü açtım. O köy -Kuzguncuk- beni oyuncu, sinemacı, yazar yaptı.

Şener Şen ve Uğur Yücel, bazı filmlerde aynı kadroda yer alsalar da aslında çok az çalışmada ikili oldular. İkili oyuncu performansı olarak Muhsin Bey ve Eşkıya ve de yönetmen-oyuncu ikilisi olarak da İkinci Bahar’dı bu işler. Ancak, o kadar eşsiz çalışmalardı ki, seyircinin belleğinde uzun bir dönem gibi algılandı ve çok sevdik. Şener Şen ile yeniden bir araya gelme -ama oyuncu ama yönetim- fikri gündeminizde var mı?

Hayır yok. Yan yana geldiğimizde çok gündelik bir ilişkimiz var. Oturup birlikte hiç proje konuşmuyoruz neredeyse. Böyle bir gayretimiz yok. O, sabırla kendini iştahlandıracak senaryo bekliyor. Benim doğrusu pek açlığım, hevesim yok oyunculuğa.

Türk sinemasının önemli filmlerinde farklı pozisyonlarında yönetmen, oyuncu ve film müziği imzanız var. Hangi kimliğinizi seviyorsunuz?

Yazar olarak sessiz sedasız bir kenarda yaşamayı tercih ederdim. Yıllardır söylerim, ortalıkta olmak, gözükmek bana göre değil. Ama sinemacıyım demeyi seviyorum. Orada da bir yanım kurudu çekildi. Bilmiyorum işte öyle bir dönemdeyim.

Siz, döneminde Necati Bilgiç ile önemli bir komedi ikilisiydiniz. Sonra da bu çalışmaları tek başına yaptınız sahnede. Sizden sonra gelen tek kişilik komedi çalışmaları yapanlara da rol model oldunuz. Bu dönemde sizin beğendiğiniz kişiler kimler?

Beğendiklerim var. Onlar da genellikle bir şeyleri değiştiren, yeni sözü olanlar, yeteneğinden haz duyanlar oluyor. Aslında her yetenekte kendinizden bir şeyler görüyorsunuz hele sizin düşünmediklerinizi yapanlar sizi şaşırtanlar varsa ağzınız sulanarak izlersiniz.

Uğur Yücel

Benim jenerasyonum maalesef sizi tiyatro sahnesinde izleyemedi. Kariyerinizi sinema ve televizyon çalışmalarında ilerlettiniz. Tiyatro ile bağınızı neden kopardınız (bu bir kopmaysa) ve bizler sizi sahnede oyuncu ya da yönetmen olarak görme şansınız yakalayabilecek miyiz?

Tiyatro okudum ama çocuk yaştan beri sinemadaydı aklım. Bu bir çelişki gibi gözüküyor, fakat tersine sahne sanatları cebinizdeyse bu sinemada işi kolaylaştırıyor. Birkaç yıldır elimde sahne oyunları da dolanıyor. Galiba tiyatro da yapacağım. Belki hayatıma yeni bir enerji yeni bir heyecan gelir. Buna ihtiyacım var galiba. Çünkü çok içe kapandım. Sesimi çıkartmam lazım.

Bunu paylaş:
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •   
  •   
  •  

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir